Bu Sabah (Bir Yeni Yıl Öyküsü)

Posted in 1 on Aralık 15, 2009 by sogangibi

Bu sabah gerçekten çok tuvaletim vardı. Bunun nedenini okula gitmeme bağlıyordum ve 14 saatlik bir ayı uykusundan yeni uyanmıştım. Ailem düzenimin bozulduğunu söylüyordu. Onlara göre okula gitseydim çok iyi olacaktı. Ama gitmedim işte. Bi günden bir şey olmaz diye düşünüp yatağımda oyalandım. Bir süre saçma sapan sesler çıkardım. Resmen bir ayıya dönmüştüm. Bir ayı olarak yatakta tamamen işe yaramazdım. Bari günümün özetini çıkarayım dedim. Bugün çok dinlenmeli, fizik ve analitik çalışmalı, biraz da kendime zaman ayırmalıyımdım. Belki bir fincan yeşil çay diye düşündüm. Kendimi bir prens gibi hissetmek istiyordum. Ayı olarak başladığım güne yakışıklı bir prens olarak veda etmeliydim.. ”Kahvaltımı yatağıma getirin” diye bağırdım. Ayı olmakla prens olmak arasında gerçekten çok ince bir çizgi vardı, ve ben daha çok gençtim. 15 dakka daha yatağımda kıpırdandıktan sonra mutfağa gidip kahvaltımı ettim. Bugünün büyük bir talihsizlikle sonuçlanacağını ise.. Daha bilmiyordum.

Yazının başında da değindiğim gibi çok tuvaletim vardı ve gitgide çoğalıyordu. ‘Kahvaltımı ettikten sonra yaparım, birikir’ diye düşünmüştüm. Herşey istediğim gibi gelişiyordu. Kusursuz planımın başarıyla sonuçlanması an meselesiydi. Ve  tuvalete doğru süzülerek ilerlemeye başladım. Artık tuvaletteydim. Ama üzerimde daha önce hiç yaşamadığım bir tedirginlik vardı. Oysaki planım mükemmel işlemişti. Uzun zamandır bu kadar mükemmel işleyen bir plana tanık olmamıştım. Ama bunu tahmin etmek için kahin olmaya gerek yoktu, bu işte bir iş vardı. Amaan, herşeyin bir şeyi vardır dedim, oturdum. Malum olay gelişmeye başladı. Sanırım bir sorun çıkmayacak diye düşünürken, kapı çaldı. İşte dedim, allah kahretsin bana dedim. Teyzem kapı hoparlörü şeyine bastı. Pür dikkat kesilmiştim. Dışarıda bir şeyler gelişiyordu ve bu benim hiç hoşuma gitmiyordu. Elim kolum bağlı mabetimde çömelmiştim. Sağlıklı düşünemiyordum. Malum olay bir yandan da gelişmeye devam ediyordu. ’Alt kattaki kızın geldiğini, evlerinde kimse olmadığını, zamanlamaya bak ki çok sıkıştığını ve bizim tuvaleti kullanması gerektiğini’ kafamdan geçirdim bir kaç saniyede. Sanırım en kötü senaryo bu olmalıydı. Kız gelecekti ben çıkacaktım. Tuvalet kötü kokacak, rezil olacaktım. Bu esnada kapı şeyinden ses geldi. Gelen Arçelik teknik servisten başkası değildi. Bir anlık rahatlama yerini tekrardan dehşete bırakmıştı. Geçtiğimiz günlerde teyzemin yemekteyken zerzenişini hayal meyal hatırladım. Çamaşır makinası bozulmuştu. Gözlerimi yavaşça kapattım. Teyzem cevap verme şeyine bastı. Alma teyze o adamı, açma kapıyı dedim içimden. Bir an bağırmayı düşündüm. Bir 15 dakka sonra gelsinler diyecektim. Ama artık çok geçti. Çamaşır makinası tam önümde daha da büyüyor, beni içine alacak gibi oluyordu. Teyzem tuşa basmıştı. Apar topar işimi bitirip çıkmalıydım. Bu şekilde odama hızlıca kaçabilirdim. Hiç değilse adamla göz göze gelmezdim. Şanslıysam suçu teyzemin üstüne bile atabilirim diye düşündüm. Eğer evde kimsenin olmadığını inandırabilirsem, adam tuvaleti teyzemin kokuttuğunu düşünecek, teyzem utanacak, ben de odamda sessizce zafer dansımı edecektim. Evet, kaçış planım buydu. Hemen uygulamaya koyuldum. Tuvaletten çıkarken kokunun ölümcüllüğünün bir kez daha farkına vardım. İlk defa böylesini görüyordum. Evet görüyordum, çünkü sanki ete kemiğe bürünmüştü koku. Reseptör tanrısı olmuştu resmen. Görüyor, işitiyor, ruhumun derinliklerinde hissediyordum onu. O kadar tedirgin ederlerse olacağı buydu diye düşündüm. Bir yerde okumuştum, tedirginlik halinde canlı kendini savunmak adına böyle yollara başvurabilirdi. Suratımda makul bir ifadeyle odama koştum. Adam içeriye geldiğinde ise ben çoktan odama girmiştim. Onlar merhabalaşırken ben dergi falan okuyordum. Adam  ‘Abla bakalım mı makinaya’ dedi. Teyzemden ise hiç beklemediğim bir açıklama geldi. ”Bakalım da, oğlan tuvalete girmiş. Bir beş dakka beklesek.” dedi. Sonra birkaç şey daha konuşuldu ama artık duymuyordum. Dergiyi elimden düşürdüm. Utancımdan yerin dibine girseydim iyidi. Böyle bir şey kavgada söylenmezdi.

Yaptıkları yetmiyormuş gibi odamın kapısını açtı ve kafasını ‘çok kötü’ anlamında sallayarak ‘Eh be Ege’ dedi. Bir kaç dakika sonra ise içerden şu sesler yükseldi. ”Gelin isterseniz, artık napalım. Başka alternatifi yok.’ . Bir insana kibar davranılmaya çalışılırken, öbür insan bu kadar mı rencide edilir, sevgili okur. Turp gibi olmuştum. Cama doğru ilerledim. Bir kağıt parçasına ”Başka alternatif yoktu..”  yazdım. Camı açtım…

Ayı olarak uyanmış, bir günlüğüne prens olmak istemiş, camdan aşağı turp atarken komşu tarafından yakalanmıştım.

Not: Bu bir yıl çok zordu. Özellikle Batuhan için. Boyu hiç uzamadı. Ama tüm gizlenmisklasor ailesini kucağıma almak isterim. Gerçekten çok çalıştılar.

Bakkal ve Önlük

Posted in 1, Resimler on Aralık 15, 2009 by yatakalti

Herkes kendi kapısının önünü süpürse...

Ufuk hizasından yükselen güneş ve onun ışıltısında kaybolmayı bekleyen Çoban Yıldızı… “Günaydın Portillo, gözünden uyku akıyor… Selam Mark!… Hayırdır Murat, erkencisin bugün? Bu yeni iş günümde de beni yalnız bırakmadınız, lütfen minnetimi mazur görün. Kepenkleri kaldırın artık, anahtar sende değil mi Jean?…” Ben ne diyordum? Evet, venüs son notlarını da alıp raporunu tamamlıyor. Birazdan güneşe onun yokluğunda elde ettiği bütün verileri sunacak. Görevi insanın en masum halini izlemek olmalı…

Sabah altı dedin mi işbaşı bizim meslekte. Dükkanın önü ferah olmalı, sokağı süpürmekle işe başlamalı. İlk izlenim çok önemli. “Müşteri temiz kaldırımdan yürür, güleryüzlü olunacak… Diğer kural neydi Mark?… Mark? Evet, güven! Kendine güveneceksin, dik duracaksın en başta…”. Büyük şehirde esnaf olmak zor, kirasıydı, masrafıydı… Ayakta kalabilmek için çok çaba sarfetmek lazım, ekmek taştan çıkıyor netekim…

Metropolde imece olmaz, bir kez düşmeyigör kimse yüzüne bakmaz. Biz burda beş yoldaş kendi yağımızda kavrulmaya çalışıyoruz; ekmek teknemizi kimimiz köşeden tutmuşuz, kimimiz arkadan itekliyoruz. Mark aramıza geçen ay katıldı, henüz pek toy. Hayatı sigara kağıdına sarılmış marihuanadan ibaret sanıyor bu 16′lık delikanlı. Yine başlamış erkenden. “Zıkkım iç zıkkım! İki gün şu enfiyeden çekmesen ölürsün değil mi?”

Kulağından tutup götürmek lazım böylesini. Doğu’ya götüreceksin, göstereceksin: “Bak insanlar aç, sefil… Sen ise taşı toprağı altın, lüküs Avrupa’nın çocuğusun. Sendeki olanak şu toprak çapalayan çocukta olacak, gör bakalım neler yapıyor o. Daha iki kuru otla hayatını geçir sen…”. Yazık ediyor kendine. Tabii oğlan memleket hasreti mi çekiyor, kazandığı parayla sevdiceğine mi kavuşacak… Babası yollamış öyle; çocuğun eli iki alet tutsun, bir burnu sürtsün diye. Amaç yok çocukta.

Seni hedefine sürükleyecek bir yol elbet bulursun, ama asıl önemli olan hayatta gaye sahibi olmak. Avrupa insanının sıkıntısı bu işte. Yediğinin önünde, yemediğinin arkanda kaldığı bu kıtada hayallere yer mi kalır? Belli bir varlığa sahip olan kişi hayallerini küçümser. İnsan onlarla mutludur oysaki. Hayal edin çocuklar, hayal et Jean, hayal et Portillo, hayal et Murat. Bir gün bu bakkalı bir yana bırakıp süpermarket sahibi olacağız, umut edin.

“Bugün farklı bir şeyler yapacağız. Portillo al şu çokonatları kapıdan geçen çocuklara dağıt, Mark müzik çaları getir. Jean, palyaço ol sen de. Palyaço kostümün yoksa burnunu kırmızıya boya! Bakmayın öyle efil efil”. Çocuklara hayallerini dağıtacağız bugün. Sabahtan akşama kadar parti var, müzik hiç durmayacak. Amsterdam değil mi zaten burası?

“Matmazel, bana dükkanımın hemen önünde küçük bir tango bahşeder misiniz? Güllerim nerde benim Murat? Benim yeşil dikenli kırmızı güllerim nerde? Kadın kaçıyor getir onları bana!”. İnsanlara adımızdan söz ettirmeliyiz, şu cama da tam boy resmimi assam fena olmayacak hani. Çoluk çocuk “Keisersgracht”tan geçerken “bir de Sami Bakkal’a uğrayalım” demeliler. Ama nerde insanlardaki o eski bilinç? Günümüzde bakkala mı gidiliyor büyük şehirde?

“Şuraya bak, Jean! İki polis memuru geliyor! Asayişe de adımızı duyurmanın zamanı gelmiş demek. Buyrun memur bey, ne isterseniz var elimizde. Şaka kalemlerini çıkar Murat. Çocuklar böyle elektrikli kalemlere tav oluyorlar efendim, siz de bir tane almalısınız. Arkadaşınız niye suskun bu kadar? Mark, enfiye kutusunu getir, beyefendilere ikram et! İçki ister miyiz? Jack Daniel’s’larda indirimimiz var. Peki ya rakıya ne demeli? Bilir misiniz Türk Rakısını? Ouzo’ya benzer. Anasondan yapılıyor, anason! Hediyelik eşya var, bakın şu yeşil şapkaya! Toblerone var, çok güzel çikolata…”

“Niye kolumdan tutuyorsunuz memur bey? Sıkmayın lütfen o kadar, ürünlerde istediğiniz kolaylığı yapacağım. Arkadaşınıza söyler misiniz, kolumu bıraksın artık? Hayır, gelmeyin üstüme. Jean, Mark, Murat! Bir şeyler yapın! Portillo… Nerdesiniz oğlum? İki memur gördünüz topuklayın hemen… Şimdiden söylüyorum, bu üç adam işlediğim bütün suçlara ortaklık etmişlerdir! Duydunuz memur bey, yeter artık kolumu bırakın. İçeri mi çekiyorsunuz? Girmeyelim dükkana nolur. Çok karanlık orası. Tesisatçı gelecek zaten iki saate, bizi bu durumda görse ne düşünür hakkımda? Siz insan onurunu hiç önemsemez misiniz?”

“Elinizde ne var öyle? Ah, canımı yakıyorsunuz! Hayır, iğne sevmiyorum. Kesinlikle konuşturamayacaksınız beni. Bir odaya kapatıp günlerce aç ve susuz bıraksanız bile tanıdıklarımı ele vermeyeceğim. Ha-hah, çok beklersiniz. Çıkar şu şırıngayı bacağımdan artık! Köpek miyim ben? Niçin konuşmuyorsunuz? Ayaklarınıza kapanayım memur bey, bir kelam edin. Beni sessizlik kuyusuna bırakmayın. Sonsuza kadar orada kendi yankımı dinlememe izin vermeyin, yalvarırım size.”

“Korkuyorum. Ne yapacaksınız bana? Daha doğrusu ne yapıyorsunuz dükkanıma? Duvarlardan ne istiyor arkadaşınız? Elindeki fırça da neyin nesi? Burası ne zaman beyaz oldu? Fazla aydınlık gözümü alıyor, lütfen…”

“Çok ayıp memur bey, görev başındayken üniforma çıkarılır mı hiç? Amiriniz size hiç kızmaz mı? Sivil polis misiniz siz, neyinize üniformanızı durduk yerde çıkarmak? Gelin anlaşalım, ben de devlet için çalışıyorum. Bakkallık ek işim benim, müsteşarım aslında. Belki de birkaç kıdem yükselmek istersiniz, komiser olabilmek varken ne işin var sokakta çapulcunun peşinde? Kendinize bu getir götür işlerini yakıştırıyorsanız diyecek lafım yok tabii…”

“Aman boş verin zaten, kimse üniformasız bir polisin sözünü dinlemez. O beyaz gömlekle de bir yere varabileceğinizi sanmıyorum. Afedersiniz, önlük mü o?”

Avrupa Turnikesi – Hayalet Sürücüler

Posted in Avrupa Turnikesi, Vidyolar on Aralık 14, 2009 by yatakalti

Turnike bu bölümünde, çalışma kampında tanışmış üç kafadarın Amsterdam’a giden yolda yaşadıkları maceraları su yüzüne çıkarıyor. Frankfurt Hauptbahnhof’ta şeytanla pazarlık yapan kahramanlarımız, hayalet sürücülerin eşliğinde hayaller şehrine doğru yol alıyorlar:

Bir Yılı Doldurduk

Posted in 1, Duyuru on Aralık 14, 2009 by yatakalti

Gizlenmişklasör acısıyla tatlısıyla ilk yılını geride bıraktı

2008 Aralık’ında “İlim ilim diye diye bize filim izletiyorlar, filim!” parolasıyla yola çıkan Gizlenmişklasör ekibi, bir yıl boyunca ellerinden gelenleri ardlarına koymayarak bu blogu doldurup kendilerine internete girmek için bir amaç oluşturdular. En azından bir uğraşları oldu, boş oturmadılar. Gidip forum sitelerine yorum yapmaksızın, feysbuktan arkadaşlarına “cnm chok gzl ckmısssın xD” yazmaksızın, wordpress’ten(teknik bilgi yetersizliğinden doğan zaaflar neticesinde) ücretsiz aldıkları bu alana konsantre oldular. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var, hem de şaklıyor böyle ne güzel” ekolünün kendi çaplarında başarılı birer temsilcisi oldular. Akıllarına ne gelirse bloga attılar, hiç çekinmediler vidyolarını eşin dostun görmesinden. Yeri geldi yalan haber de yaptılar, yeri geldi toplumsal sorumluluk örneği göstererek sakıncalı içeriklere şifre de koydular. Ama asla yılmadılar(niye yılsınlar zaten).

Buradaki yazıların/resimlerin/vidyoların yorumlarını ertesi gün arkadaşlarından dinlemek umuduyla yaşadı bu insanlar. “Aaa, Mert de blogu biliyormuş, Alptunç da bizim vidyoyu izlemiş” sözleriyle gaza geldiler. “Biz burada kendi halimizde bir şeyler yapıyoruz, gel de bizi izle” dediler. Tanıdıklardan oluşan küçük ve samimi bir izleyici kitlesi elde ettiler. Kimi zaman Facebook’ta grup açarak büyük kitleleri de hedeflediler…

Tüm bu çabalara rağmen henüz ünlü olamadığımızı vurgulamak istiyorum. Yine de insanların, internette yapacak işleri kalmamış, boş boş tarayıcı penceresini küçültüp büyüttükleri bir anlarında akıllarına gelebiliyorsak, artık muradımıza ermişiz demektir. Birinci yıl konuşması adına söyleyebileceğim şey ise bu blogun tek başına büyümediğidir. Ne o bizsiz olabildi, ne de biz onsuz… Evet, biz de büyüdük. Hem de nasıl büyüdük, mesela ben geçirdiğimiz bu bir yıl sonunda üç günde bir yüzünü sakal kaplayan bir adam oluverdim. Keza Ege de öyle, çok boy attı. Basketçi gibi oldu. Bloga koyduğumuz vidyolar da büyüdü zamanla, artık daha olgunlar. Yazılar da daha aklı başında sanki. Ve ben kendimi tam bir erkek gibi hissediyorum…

Blogun doğum günü için birkaç istatistik koyayım dedim, böylece “bir yılda gizlenmişklasör” başlıklı tezimi de kanıtlanabilir veriler üzerine oturtacağım.

İşte O Veriler

Sevgili Büllük 03.12.2009

Posted in 1 on Aralık 5, 2009 by sogangibi

      Bugün Burak Gavaslara gittim. Uzun zamandır gitmediğim bir yerdi. Giderken Bahçeşehir servisini kullanmamızın iyi olabileceğini söyledi Gavas. Haklıydı da. Servisleri çok güzel Gavasların. Kahkaya şamata diz boyu. Merve ve Burak Kara’nın atışmalarına gülmekten ölüyor insan. Neslican bile bu serviste düşünün. Eskiden değildi. Şöför ise Fahrettin Abi. Uyumasının dışında arabayı dikkatli kullandığını söyleyebilirim. Volkan da bu serviste. Hatta Fahrettin Abi tarafından Fahri Servis Sorumlusu görevi ona bahşedilmiş. Layığıyla yerine getiriyor. Ama onun da kulaklığı çok büyük. Hatta şöyle bir diaolog bile geçmiştir serviste:

Ben: Volkan’ın kulağına bişey olmuş.
Gavas: Volkan, abi, kabakulak olmuşsun.
Kara: Kabakulaklıktır o.

     İşte böyle karşılıklı şakalarla geldim Gavaslara. Yarın sınavımız olduğunu düşünerek bioloji çalışmaya başladık. Gavasla ikimiz sonradan bu ders çalışma şeyine dahil olduğumuz için kimi yerlerde inorganik maddeyle organik maddeyi karıştırdık. ”Bu karışıklığı ilerde gülerek hatırlayacağız.” dedi Gavas. Gülümsedim. Tam çalışmamıza hız kesmeden devam ediyorduk ki Gavas, benim bir işim var, bilgisayarlı odaya gidiyorum. Sen test çöz arkadan. Konuda ilerleme dedi. Anlayışla karşıladım. Tekrarı bırakıp test çözmeye başladım. Yarım saat sonra Gavas geldi. Saatin geç olduğunu Eyüp hocanın verdiği kompozisyon ödevini yapmamız gerektiğini söyledi. Oturduk onu yaptık. Kompozisyonlarımız gerçekten parmak ısırtan cinsten olmuştu. Bunu Burak Karalarda maç izleyerek kutlamalıyız diye düşündük ve telefona koştuk. Ben telefonun yerini bilmediğim için evde bir süre koşuşturdum. Gavas ise telefonu kapmıştı. Kara’yı aradığımızda, saat 4ten beri baygın olduğunu, yeni uyandığını söyledi. Gelmeyin olum ders çalışacağım dedi. İyi dedik. Bi beş dakka Gavasla gözgöze bakıştık. İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk. Kara’yı tekrar arayıp geleceğimizi bildirdim. Arabayla alsın bizi diye söylendi Gavas. Arabayla al bizi Kara dedim. İyi .mına koyiim dedi. Sıs lan dedim. İkimiz de birbirimizi incitecek sözler sarfettik bir süre. Sonra arabayla aldı bizi. Öne ben otururum lan diyip Gavası ittim. Yere düşüp kafasını çarptı. ”mnıskim kafamdan ses geldi” diyerek telaşlandı. Arabaya bindiğimizde ise her şeyi unutup bu eğlenceli serüvenin tadını çıkarmaya karar verdik. Süper bir yolculuktu. Gavasla ikimiz kafamızı dışarı çıkarıp diğer arabalara ateş eder gibi yaptık bir süre. Burak Kara ise araba kullanmakla ile ilgili bir şeyler söylüyordu. 
  Eve geldiğimizde ise televizyonun karşısına kurulmuştuk bile. Galatasarayı çok seviyorum dedi Gavas.. Onu onayladık. Bir süre maçı izledik. Sonra Gavas odadaki laptopu eline aldığı gibi oyunlar oynamaya başladı. Hangi oyunu açtıysa tüm bölümleri geçti. Kara’nın geçemezsin dediği zombili bölümü geçti. COD 4 OYNADI. Onu da geçti. Bu sırada Kara’da bana Eyüp hocanın kompozisyonunu yazdırmakla meşguldü. Yazmazsan bu bilgisayarı kırarım dedi. Bilgisayarla uzaktan yakından alakam olmamasına rağmen yazmaya başladım.

Bir süre böyle oyalandıktan sonra Kara bize babasının yediği naneyi gösterdi. Benim dibim düşmüştü. Gavas ise bana göre daha sakindi. Böyle bir şeyi nasıl yapar diye düşündük:

Avrupa Turnikesi – Ormanda İşimiz Var

Posted in Avrupa Turnikesi, Vidyolar on Kasım 29, 2009 by yatakalti

Kahramanlarımız kamptaki 5. günlerinde yaptıkları çalışmaları ortaya koyuyorlar ve kamp hakkında birtakım yorumlarda bulunuyorlar:

Düşmek Tarih Mi Oldu?

Posted in 1 on Kasım 17, 2009 by sogangibi

Yıllardır insanoğlunun baş belası olan ‘düşmek’, artık tarih mi oluyor? Araştırmacılar kesin bir şey söyleyemese de, yaygın inanış bu yönde.

”Düştük düştük kuyruğuna geldik.”

Eski bakanımız Cemilio Bıçak ise sorularımızı samimi bir üslupla cevaplıyor:

”Ben böyle bir adamım. Şaka yapmayı severim. Evde olsun, mecliste olsun. Gerçi artık mecliste değilim. Eski bakanım ben. Ama evde şakaya dur demiyorum. Karıma bilhassa.”

Peki neden düşeriz??

Uzmanlar bu konuda bir fikir birliğine halen varmış değiller. Kimi kısım yerçekimine yenik düşmek diyip, ”düşmek” kelimesinin dünyanın en iyi kelimesi olduğunu savunuyor. Diğer bir kısım ise çaresiz. Halk arasında yaptığımız ”peki neden düşeriz mini-anketimiz”in sonuçları ise korkutucu:   

Kendiliğinden Düşmek: %49            

İtilip Düşmek: %7

Bilerek Düşmek: %22

Çok Yüksekten Düşmek: %85

Muza Basıp Düşmek: %5

Düşmek: %14

Tökezlemek: %2

Diğer bir sorun ise düştükten sonra başlıyor. İnsanoğlu düştükten sonra artistlik kalkmanın bir yolunu arar. Ama bu durumla mücadele edebilmenin en önemli yolu öncelikle yenilgiyi kabullenmektir. Kazanmayı kafamızdan çıkarmalıyız. Belki içimizden bir kaç şanslı beraberliği kıl payı kaçırabilir. Ama hepsi bu. Önünde arakadaş gruplu güzel kız olup da düşenler ise çözümü yuvarlanarak kaçmakta aromalıdırlar. 

Düştükten sonra yapılacak hareketleri ise düşüş şekli belirler. Eğer düşer gibi olursak (çömelmek gibi) ve etrafıımızda yine kız arkadaş grupları olursa, suratımıza takınacağımız masum bir ifade onların işini görecektir. Direk oturursak, bir süre o konumda yeterli sayıda insanın geçmesi bekleyip, benliğimizi onlara alıştırabiliriz. Bu şekilde çok arkalardan gelmekte olan insanlar bizim hep orda oturduğumuzu düşüneceklerdir. Ya da oturduğumuz yerden ağzımızı oynatarak kalkmalı, ellerimizi üstümüze başımıza vurmalıyız. İnsanlara düştüğümüz için çok sinirli olduğumuzu, başka zaman olsa hiç düşmeyeceğimizi bir şekilde anlatmalıyız. Ya da o gün iyi bir gün geçirdiysek Ceki Çen hareketiyle kalkabiliriz. Günü güzel geçen herkes Ceki Çen hareketini yapabilir. Yanlızca bunun farkında değildir.

Peki düşenin dostu olur mu?

Bu Sabah

Posted in 1 etiketler ile , , on Kasım 15, 2009 by sogangibi

Ege Telli bu sabah uyandığında gerçekten çok korktu

Genellikle her sabah korkarak uyanırım zaten. Ama bu sabah korkum esrarengiz korku oldu. Normal korku (yükseklik vb..) ya da ani korku (bağarmalı şaka) gibi korku türleri esrarengiz korkunun yanında halt etmiş. Esrarengiz korku çok kötü. Korku kültürü ise bambaşka bir şey.

Neyse bu sabah uyandığımda mutfağa doğru gidiyordum. Ama beni bekleyen süprizin farkında değildim. Öz ailem, yıllardır bağrıma bastığım insanlar beni adeta uçurumun kenarına sürüklüyordu:

İmzası var

Geldiklerinde ise bir daha böyle bir şey olursa evi terkedeceğimi söyledim. Ekmek konusundaki tutarsızlıkları bir yana, sanki onlara hiç güvenmiyormuşum gibi belgeyi imazalamalar da noluyordu öyle?  Yoksa onlar benim gerçek ailem değiller miydi? Bu sır perdesi ne zaman aralanacak? 3 ekmek eve kaç saatte gelecek? Hangi ekmek çeşitlerini dolapta saklamamalıyız? Ev arkadaşım dolapların menteşelerini ısırıyor, ne yapmalıyım?

 devam edecek…

7:45

Posted in 1 on Kasım 10, 2009 by yatakalti

Saat 7:45. Gri tonlarda bir fon gökyüzünde şimdiden hakimiyetini kurmuş. Gölgeler bulutların üstünde… Ve gölgeler, altında çiseleyen yağmurun. Bu soğuk, gri hava bana yaklaştıkça ıslak, tatlı bir serinliğe bırakıyor kendini. Kabanım, yazın kırk derecede derimizi kavuran güneşten daha sıcak değil, fakat daha samimi.

7:45 Saat. Sıcak nefesimin yoğunlaşmasını takip ediyorum her nefes verişimde. Canlanıyorum serinlik kanımı tazeledikçe ancak havanın karanlığı beni durgunlaştıran. Sonbaharın kışa kavuştuğu bu günde melankoli, huzurla değişiyor kimliğini…

Enkazda Panik kayıp sezon fragmanı

Posted in Enkazda Panik, Vidyolar on Kasım 7, 2009 by yatakalti

Çok uzun zaman önce hazırlanmış, ancak gizlenmişklasörün geniş arşivinin tozlu raflarında zamanla kaybolmuş fragman bugün itibariyle gün ışığına çıkarılıyor. 43. saniyeden sonra vidyonun bitmiş olmasına rağmen zamanın imkansızlıklarından ve benim üşengeçliğimden ötürü siyah bir ekran ikinci dakikanın başlarına kadar hüküm sürüyor. O bölüm boştur, lütfen dikkate almayınız.